Zaman, insan hayatında çoğu zaman fark etmeden aktığımız, ama dönüp baktığımızda en çok sorguladığımız kavramlardan biridir. Dün yaşandı, şimdi içindeyiz, gelecek ise hem bilinmezliğin hem umudun adıdır. Peki bu üç zaman dilimi birbirinden ayrı mı, yoksa birbirini tamamlayan bir bütün mü?

Dün, sadece tarih kitaplarının sayfalarında kalan olaylardan ibaret değildir. Her bireyin, her toplumun, her şehrin bir "dünü" vardır. Mersin’in de öyle. Sanayileşmeden tarıma, göçten kültürel dönüşüme kadar birçok hikâyeyi barındırır içinde. Geçmiş, yalnızca hatırlanacak bir zaman değil, ders alınacak bir öğretmendir. Ancak bu dersler, unutulursa tekrarlanır.

Şimdi, her şeyin şekillendiği, kararların alındığı, adımların atıldığı andır. Zamanın nabzı bugünde atar. Ne yazık ki, günümüz dünyası "şimdi"yi hızlıca yaşayıp tüketmeye odaklanmış durumda. Oysa "şimdi", geçmişin deneyimiyle geleceğin inşası arasında bir köprüdür. Toplumsal sorunlarımız, ekonomik mücadelelerimiz, çevresel tehditlerimiz hep bu ‘şimdi’de çözüm bekler.

Gelecek ise umutla kurduğumuz cümlelerin zamiridir. Ama sadece umut yetmez; geleceği hazırlamak gerekir. Eğitimle, bilimle, sanatla ve birlikte düşünerek. Gençlerimizi geleceğe taşıyacak olan şey, sadece teknoloji değil; aynı zamanda değerler, adalet ve birlikte yaşama kültürüdür. Eğer geçmişten ders alıp bugünü doğru yaşarsak, gelecek yalnızca bir hayal değil, ulaşılabilir bir hedef olur.

İnsan, zamanın içinde yürürken geride iz bırakır. Her adım, gelecekte bir hatıraya, bir mirasa dönüşür. Bu yüzden bugünü yaşarken hem dünün sesine kulak vermeli, hem de geleceğin sorumluluğunu taşımalıyız. Çünkü zaman sadece geçmez, iz de bırakır.