Önce karşılarken sevindik, sonra gününde kutladık ve şimdi de geçmişliğini belirterek iyi dileklerimizi sunuyoruz.

                İrade koyabilmenin, halk arasındaki söylemle olmak üzere nefsine hâkim olabilmenin, önce huzurunu sonra da mutluluğunu ailece, milletçe kutlamanın hazzını yaşamaya çalıştık bayramda.

                Zaman durmuyor, durmaz, olaylar akar ve belki de sel olur gider.

                İnsanlık tarihi değişirken ve gelişirken daha iyiye, daha güzele ve daha doğruya diyerek dönüşmeye çalışsa da her zamanda ve her durumda geriye dönüş de olabilmektedir ve olmaktadır. Hemen her birey olumluluklara yelken açmayı düşlerken, düştüğü de olur, gerilediği de…

                Özellikle devrimci, geleceğe yönelik olumlu duruşların etkinlikleri için kullanılan “Boykot” sözcüğünü bugünlerde hemen her anda ve durumda duymakta ya da görmekteyiz.

                Devrimci bakışta ciddi bir yeri olan “Boykot” bugüne kadar kazanımlar elde edilmesini sağlamışsa da zaman zaman geri adımla sona ermiştir ya da erdirilmiştir.

                Ülkemizdeki iç çalkantılar NET olmasına rağmen bulandırmada görevli olanlar tarafından ilginç bir biçimde ve iyi niyetli halkımızın ciddi oranda desteğini de almış gibi görünüyor.

                Kurtuluş Savaşı sürecinde “Biz kendimizi idare edemeyiz, bizi İngiltere en iyi yönetir,” diyenler olduğu gibi aynı tespiti (!) Amerika için yapanlar da vardı. Ancak bütün bunların karşısında bir hat vardı ki, düşmanlarının bile saygı duyduğu, özendiği, adına “Yüzyıl” yarattığı Mustafa Kemal Atatürk “Ya İstiklâl ya ölüm,” diyerek mazlum milletlere hem örnek ve hem de cesaret veren bir ulusal devlet yarattı.

                Emperyalizme boyun eğmeyen, modernleşme, çağdaşlaşma ya da kendi söylemiyle muasır medeniyetler seviyesine çıkma görevi verirken de “Batı” sözcüğünü kullanmadan işaret ettiği geleceğimizi bugün ve hâlâ anlamayanlar, anlamak istemeyenler, isyan etmeyi görev sayanlar, şikâyet etmek için yarışanlar, Avrupa ve Amerika yollarını-televizyonlarını, yayın organlarını aşındıranlar, mandacılık zihniyetine sarılanlar, Ulusal Devlet ve Millet olmanın haklı gururunu teyet geçenler, kendine değil emperyalistlere güven duyanlar ve medet umanlar, ülkenin ekonomisini bile bir avuç için feda etmeye hazır olanlar ses çıkarıyorlar ve etkili olmaya çalışıyorlar.

                İktidar yanlış mı yapıyor, o zaman o yanlış politikaların yerine koyacağımız doğruları sergileyelim, anlatalım, kavratalım.

                Bir avuç için seksen beş milyonu mağdur etmenin getirisini ya da açacağı yaraları tam anlamıyla olmak üzere akıl ve bilimle çözelim.

                Hem üreten Türkiye isteyerek, üreticiye destek olunmasını isteyerek ve hem de üretmeyin, üretilenleri almayın diyerek bir avuca nasıl bir isyan etme çabası yürütmüş olacağız dersiniz? Üstelik de o gün almanız gerekenleri bir gün önceden almayı önererek (Traji-komik)

                İktidara yapılacak doğru, tek, etkili seçeneğin İKTİDAR olduğu bilinci verilmeli iken kitlelere, pire için yorgan yakmak ne ola ki? Yoksa “Âlem beni iş yaparken görsün,” mü denilmekte?

                Dikkat çekmek, iyi güzel, ancak o dikkat çekmenin yolu milletle birlikte ve yıkıcı olmaktan uzak olmak zorundadır!

                Mersin’de Garnizon komutanlığı yapmış, Atatürkçü Düşünce Derneği yönetimini makamında ağırlamış, emekli olmuş (Erken yaşta kaybettiğimiz) amiralimiz Soner Polat’ın bir sözü bana hep yol gösterir; “Kalabalıklar karanlıktır!”

                Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a çıktığında kaç kişiydi?

                Dinî açıdan bakacak olursak Hz. Muhammed kaç kişiyle başladı inandığı dava uğruna mücadele etmeye?

                Marx, Lenin kaç kişiyle dünya siyasetine meydan okudular yazdıklarıyla, düşünceleriyle, yaptıklarıyla?

                Mao, tek başına ve köylerden başlamıştı mücadeleye…

                Haklı olmak, milletle bütünleşmek, doğru adrese vurmak, en az yıkımla başarmak…

                Olması gereken…