Gerçek değişim, sistemin içinde küçük reformlarla değil, onun temel varsayımlarını sarsan hamlelerle mümkündür. İşte tam da bu noktada, genel grev ve boykot, modern kapitalizmin ve otoriter rejimlerin en büyük korkularından biri olarak karşımıza çıkar.
Bu eylemler, sistemin akışkanlığına set çeken ve hegemonik düzeni aksatan istisnai anlar yaratır.
Kapitalist toplum, emeğin sömürüsü ve tüketimin ideolojik bir ayin hâline getirilmesi üzerine inşa edilmiştir. Boykot, tam da bu noktada, sistemin kılcal damarlarına nüfuz ederek çürüme sürecini hızlandırır. Eğer tüketim, bireyin sistemle ilişkisinin en saf hâli ise, boykot bu ilişkiyi tersine çevirerek onu yabancılaştırır.
Genel grev ise çok daha radikal bir kopuşu ifade eder. Çalışma, sadece ekonomik bir zorunluluk değil, aynı zamanda bireyin toplumsal varoluşunun temelidir. Eğer Marx’ın dediği gibi insan kendini emeği aracılığıyla tanımlıyorsa, genel grev, bu kimliğin kolektif bir şekilde reddedilmesi anlamına gelir. Sadece işverenlere zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda ‘normal’ olanın askıya alınmasıyla toplumun temel işleyiş biçimlerine dair bir sorgulama yaratır. Rosa Luxemburg’un belirttiği gibi, genel grev, işçi sınıfının pasif bir ‘mağduriyet’ statüsünden çıkıp tarihsel özne hâline gelmesini sağlar.
Buradaki en kritik nokta, bu eylemlerin etkisinin yalnızca ekonomik düzlemde değil, aynı zamanda ideolojik ve simgesel alanda da gerçekleşmesidir. Örneğin, 1968 Fransa genel grevi, yalnızca maaş artışlarıyla sonuçlanmamış, aynı zamanda devletin otoritesine dair köklü bir güvensizlik yaratmıştır. Benzer şekilde, Montgomery Otobüs Boykotu, ırksal ayrımcılığa karşı büyük bir zafer kazanmanın ötesinde, siyah Amerikalıların kolektif kimliğini güçlendirmiştir.
Kapitalizmin en büyük gücü, her direnişi kendine içkin bir unsura dönüştürme kapasitesidir. Küresel şirketler etik üretim vaatleriyle boykotları absorbe eder, hükümetler ise grevleri kontrollü reformlarla etkisizleştirir. İşte tam da burada, gerçek bir radikal kopuşun önemi devreye girer. Boykot ve grev, eğer ‘taleplerle’ sınırlı kalırsa sistemin kendini yeniden üretmesine hizmet edebilir. Ancak eğer bunlar, sistemin meşruiyetini ve temel varsayımlarını sorgulayan bir dönüşüme evrilirse, o zaman gerçek bir tarihsel ‘olay’ hâline gelirler.
Bugün tüketim zincirlerini aksatmaya yönelik boykotlar veya genel grevler, salt ekonomik kazanımlar için değil, iktidarın kurucu anlatılarını yerinden etmek için de mücadele etmektedir. Mesele belirli bir hakkı kazanmak değil, ‘hakların’ kendisinin nasıl üretildiğini sorgulamaktır.
Sistemin bir anlığına da olsa durduğu o boşluk anı, devrimci imkânın belirdiği yerdir. Yani, sistemin kırılganlığı, tam da onun en güçlü olduğu sanılan noktada ortaya çıkar. Mesele, bu çatlaklardan sızabilmekte.